Anasayfa
 
ABESE (080)
ÂDİYÂT (100)
AHKÂF (046)
AHZÂB (033)
A'LÂ (087)
ALAK (096)
ÂLİ İMRÂN (003)
ANKEBÛT (029)
A'RÂF (007)
ASR (103)
BAKARA (002)
BELED (090)
BEYYİNE (098)
BURÛC (085)
CÂSİYE (045)
CİNN (072)
CUMA (062)
DUHÂ (093)
DUHÂN (044)
EN'ÂM (006)
ENBİYÂ (021)
ENFÂL (008)
FÂTIR (035)
FÂTİHA (001)
FECR (089)
FELAK (113)
FETİH (048)
FÎL (105)
FURKÂN (025)
FUSSİLET (041)
GÂŞİYE (088)
HACC (022)
HADÎD (057)
HÂKKA (069)
HAŞR (059)
HİCR (015)
HUCURÂT (049)
HÛD (011)
HUMEZE (104)
İBRÂHÎM (014)
İHLÂS (112)
İNFİTÂR (082)
İNSÂN (DEHR) (076)
İNŞİKAK (084)
İNŞİRÂH (ŞERH) (094)
İSRÂ (017)
KADR (KADİR) (097)
KAF (050)
KÂFİRÛN (109)
KALEM (068)
KAMER (054)
KÂRİA (101)
KASAS (028)
KEHF (018)
KEVSER (108)
KIYÂME (075)
KUREYŞ (106)
LEYL (092)
LOKMÂN (031)
MÂİDE (005)
MÂÛN (107)
MEÂRİC (070)
MERYEM (019)
MUCÂDELE (058)
MUDDESSİR (074)
MUHAMMED (047)
MULK (067)
MU'MİN (040)
MU'MİNÛN (023)
MUMTEHİNE (060)
MUNÂFİKÛN (063)
MURSELÂT (077)
MUTAFFİFÎN (083)
MUZZEMMİL (073)
NAHL (016)
NÂS (114)
NASR (110)
NÂZİÂT (079)
NEBE (078)
NECM (053)
NEML (027)
NİSÂ (004)
NÛH (071)
NÛR (024)
RA'D (013)
RAHMÂN (055)
RÛM (030)
SÂD (038)
SAFF (061)
SÂFFÂT (037)
SEBE (034)
SECDE (032)
ŞEMS (091)
ŞUARÂ (026)
ŞÛRÂ (042)
TÂHÂ (020)
TAHRÎM (066)
TALÂK (065)
TÂRIK (086)
TEBBET (MESED) (111)
TEGÂBUN (064)
TEKÂSUR (102)
TEKVÎR (081)
TEVBE (009)
TÎN (095)
TÛR (052)
VÂKIA (056)
YÂSÎN (036)
YÛNUS (010)
YÛSUF (012)
ZÂRİYÂT (051)
ZİLZÂL (099)
ZUHRÛF (043)
ZUMER (039)
Kuran-ı Kerim Tefsiri
Görsel Eserler Kitapları Hayatı

İMAM İSKENDER ALİ MİHR (EFENDİ Hz.) KİMDİR

İskender Erol Evrenosoğlu

İskender Evrenosoğlu, Bozoklu Han dan başlayan soy kütüğüne sahiptir. Evrenosoğulları, ilk Osmanlı akıncı beyi Evrenos Bey’in soyundan gelir. Aynı zamanda Hz. Hasan’ın soyundan gelmektedir ve şeriftir. Eşref Rumi Hazretlerinin manevi bir işaretiyle 29 Kasım 1933 tarihinde İznik’te dünyaya gelmiştir.

İlk, orta ve Lise tahsilini Bursa’da tamamlamıştır. Üniversiteyi ise İstanbul Yüksek Ekonomi ve Ticaret Okulunda okumuş ve Banka ve Muhasebe bölümünden mezun olmuştur. Kamu İktisadi Teşekkülleri, Türkiye Vakıflar Bankası ve Devlet Planlama Teşkilatında müfettişlik, müdürlük ve uzmanlık görevlerinde bulunmuştur.

MİHR Vakfı ve International MİHR Foundation ın Kurucusu ve Başkanıdır. Kainata, dünya ve ahiret mutluluğunu öğretecek tek üniversite olan Universite of ALLAH’ ın Kurucusu ve Rektörüdür. Aylık MİHR dergisinin Sahibi ve Başyazarıdır. NUR TV’nin ve NUR Radyo’nun da Kurucusu ve Sahibidir.

Dünyaya müteallik konularda İskender Erol Evrenosoğlu ismini, manevi konularda ise Allahu Teala nın Kendisine verdiği İmam İskender Ali MİHR ismini kullanmaktadır.

Vakıflar Bankasında müfettişlik görevi yaparken ilk mürşidi Azerbaycan’lı Dayı Bey kendisine ulaşmış ve böylece Efendi Hazretleri (İskender Erol Evrenosoğlu) tasavvufa ilk adımını atmıştır. Daha sonra Dayı Bey’in vefatı üzerine hacet namazı kılarak yeni mürşidi Muhammed Raşit Hazretlerine tabi olmuştur. 1976 yılında irşad görevine başlamış ve 1986 yılında İndi İlahide yapılan bir tören sonrasında Allahu Teala tarafından kendisine Mehdilik verilmiştir.

Efendi Hazretleri (İskender Erol Evronosoğlu), Peygamber Efendimizin müjdelediği, yeryüzünü adaletle dolduracak ve Benim evladımdan dediği, çıkışı kıyamet alametlerinden biri olan ve islam aleminin beklediği insanları hidayete ulaştıracak olan Mehdi AS dır.

MİHR NEDİR?

Bismillâhirrahmânirrahîm

M. İ. H. R. Mehdi, İmam, Halife ve Resûl kelimelerinin baş harflerinden oluşmuştur. Mehdi’nin “M”si, İmam’ın “İ”si, Halife’nin “H”si, Resûl’ün “R”si biraraya geldiği zaman M. İ. H. R. kelimesi oluşur. Farsça’da “GÜNEŞ” demektir.

Allahû Tealâ’nın EFENDİMİZ’E verdiği bir İSİMDİR: M. İ. H. R.

O zaman, Efendimiz’in yüklendiği bu ağır görev ve sorumlulukların neler olduğunu yakından görelim:

Tabii ki Mehdi, dînî konuda vazifeli olan Allah’ın Resûl’üdür. 14 asır evvel Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz, ahir zamanda Mehdi (A.S)’ın geleceğini bize müjdelemiştir. Ve “Ümmetimin en hayırlısı Mehdi (A.S)’dır.” buyurmuştur. Bir başka hadîs-i şerifinde: “En hayırlınız, “Kur’ân-ı Kerim’i öğrenen ve öğretendir.” diyor. Buradan hareketle Mehdi (A.S)’ın neden en hayırlı olduğu neticesine de ulaşıyoruz. Çünkü içinde bulunduğumuz ahir zamanda, Hidayet Çağı’nda herkesin Kur’ân-ı Kerim’i unuttuğu bu zaman diliminde Efendi Hazretleri, Mehdi (A.S), Allah’tan öğrendiği Kur’ân-ı Kerim’le bize dînimizi öğretmektedir. Efendi Hazretlerine Mehdi ismini Allahu Teala vermiştir. Mehdi, dînî bir kavramdır.

Dîn konusunda, vazedilen her hukum mutlaka Kur’ân-ı Kerim âyetlerine dayanmalıdır. Çünkü dînin sahibi Allah olduğuna göre, hükmün sahibinin de Allah olması lazımdır. Dîndeki bütün hükümleri vazeden de Allah’tır. O zaman Mehdi kavramı ne mânâya gelmektedir, beraberce Kur’an ayetlerine uygun tariflere bakalım:

Mehdi; hidayete ermiş kişi demektir. Aynı zamanda Allah katından hidayetle gönderilen hidayetçi, hidayete erdiren, hidayete vesile olan mânâsını da ihtiva eder.
  1. Hidayete ermiş mânâsı itibariyle Kehf Suresinin 7. âyet-i kerimesini örnek olarak gösterebiliriz:

    18/KEHF-17: Ve terâş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minhu, zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).
    Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah'ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah'a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.

  2. Mehdi; aynı zamanda hidayete ermiş, hidayete vesile olan kişi demektir:

    36/YÂSÎN-20: Ve câe min aksal medîneti raculun yes’â kâle yâ kavmittebiûl murselîn(murselîne).
    Ve şehrin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi. "Ey kavmim, (size) gönderilmiş olan resûllere tâbî olun!" dedi.

    36/YÂSÎN-21: İttebiû men lâ yes’elukum ecren ve hum muhtedûn(muhtedûne).
    (Tebliğlerine karşılık) sizden ücret istemeyen (bu) kişilere tâbî olun. Ve onlar, mehdilerdir (hidayete ermiş ve hidayete erdirenlerdir).

    İşte bu âyet-i kerimede sözü geçen resûller, kavim resûlleridir ve bunlar hidayete vesile olanlardır. Mehdi resul evel emirde kendi kavminin resuludur. Hidayetle vazifeli olması nedeniyle devamlı kendi kavminin lisaniyle hidayeti tebliğ etmektedir. Böylece hidayeti dileyip tabi olanların hidayetine vesile olmaktadır.

  3. Hidayete erdiren, mânâsı itibariyle Kur’ân-ı Kerim’i incelediğimiz zaman hidayetle gönderilen mehdileri açıklayan pekçok âyet-i kerimeyi görüyoruz. Bakara Suresinin 38., Taha Suresinin 123., A’raf Suresinin 159. ve A’raf Suresinin 181. âyet-i kerimeleri misal olarak gösterebiliriz:

    2/BAKARA-38: Kulnâhbitû minhâ cemîa(cemîan), fe immâ ye’tiyennekum minnî hudenfe men tebia hudâye fe lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
    Biz dedik ki: “Hepiniz oradan (aşağıya) inin. Benden size mutlaka hidayet gelecektir. O zaman kim hidayetime tâbî olursa, artık onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmazlar.”

    20/TÂHÂ-123: Kâlehbitâ minhâ cemîan ba’dukum li ba’dın aduvv(aduvvun), fe immâ ye’tiyennekum minnî huden fe menittebea hudâye fe lâ yadıllu ve lâ yeşkâ.
    (Allahû Tealâ şöyle) dedi: “İkiniz oradan (aşağı) inin! Hepiniz (şeytan ve siz), birbirinize düşman olarak. Bundan sonra Benden size mutlaka hidayet gelecek. O zaman kim hidayetime tâbî olursa artık o, dalâlette kalmaz ve şâkî olmaz.”

    7/A'RÂF-159: Ve min kavmi mûsâ ummetun yehdûne bil hakkı ve bihî ya’dilûn(ya’dilûne).
    Ve Musa (A.S)'ın kavminden bir ümmet vardır. Hakk'a hidayet ederler (hidayete ulaştırırlar). Ve onunla (hak ile) adaletle hükmederler.

    7/A'RÂF-181: Ve mimmen halâknâ ummetun yehdûne bil hakkı ve bihî ya’dilûn(ya’dilûne).
    Ve yarattıklarımızdan bir ümmet vardır ki, Hakk'a (Allah'a) ulaştırırlar ve onunla adaletle hükmederler.

Allahû Tealâ, ahir zamanda Mehdi (A.S)’ın geleceğini Al-i İmran Suresinin 81. âyet-i kerimesinde bize açıklıyor:

3/ÂLİ İMRÂN-81: Ve iz ehazallâhu mîsâkan nebiyyîne lemâ âteytukum min kitâbin ve hikmetin summe câekum resûlun musaddikun limâ meakum le tu’minunne bihî ve le tansurunnehu, kâle e akrartum ve ehaztum alâ zâlikum ısrî, kâlû akrarnâ, kâle feşhedû ve ene meakum mineş şâhidîn(şâhidîne).
Ve Allah, nebilerden, "Size kitap ve hikmet verdim. Sonra size, beraberinizde olanı (Allah'ın size verdiği kitapları) tasdik eden bir Resûl geldiği zaman, ona mutlaka îmân edeceksiniz ve ona mutlaka yardım edeceksiniz" diye misak aldığı zaman, "İkrar ettiniz mi (kabul ettiniz mi?) ve bu ağır (ahdimi) üzerinize aldınız mı?" diye buyurdu. (Onlar da): "İkrar ettik (kabul ettik)" dediler. (Allahû Teâlâ): "Öyleyse şahit olun ve Ben sizinle beraber şahitlerdenim." buyurdu.

Yüce Rabbimiz, nebîlerin olmadığı her dönemde kavim resûllerinden bir tanesini Al-i İmran Suresinin 179. âyet-i kerimesine göre imam olarak seçiyor:

3/ÂLİ İMRÂN-179: Mâ kânallâhu li yezerel mu’minîne alâ mâ entum aleyhi hattâ yemîzel habîse minet tayyib(tayyibi), ve mâ kânallâhu li yutliakum alâl gaybi ve lâkinnallâhe yectebî min rusulihî men yeşâu fe âminû billâhi ve rusulihî, ve in tu’minû ve tettekû fe lekum ecrun azîm(azîmun).
Allah, habis olanı (kötüyü), temiz olandan (mü'min olanı, mü'min gözükenden) ayırıncaya kadar mü'minleri, sizin bulunduğunuz hâl üzere (mü'min olanla mü'min gözükenin bir arada olduğu bir durumda) terk edecek değildir. Ve Allah sizi gayba muttali edecek (gaybı bildirecek) değildir. Ve lâkin Allah, resûllerinden dilediği kimseyi seçer (gaybı o resûlüne bildirir). O halde, Allah'a ve O'nun resûllerine îmân edin. Ve eğer âmenû olur ve takva sahibi olursanız, o zaman sizin için "Büyük Ecir" vardır.

Vekâleten seçilen devrin imamı, hidayete erdiren bir veli resuldur, asla nebi (peygamber) değildir. Secde Suresinin 24. âyet-i kerimesinde bu ifade edilmektedir:

32/SECDE-24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).
Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.

Öyleyse Efendi Hazretleri, Allahû Tealâ’nın hidayetle vazifeli kıldığı Hidayet Çağı’ndaki Devrin İmamı’dır. Tevbe Suresinin 32 ve 33. âyet-i kerimelerinde Allahû Tealâ, Efendi Hazretleri’ni açıklıyor. Herkesin Kur’ân’ı unuttuğu dönemde insanların yazdığı kitaplarla dîn öğretenler ne yazık ki Kur’ân’daki İslâm’ı değil, geleneksel İslâm tatbikatı içerisindeki bir yaşantıyı öğretmektedir. Bu Allah’ın Kur’ân’da açıkladığı hanif dîni, İslâm dîni değildir. Bu davranışlarıyla da Allahû Tealâ Tevbe Suresinin 32. âyet-i kerimesinde:

9/TEVBE-32: Yurîdûne en yutfîû nûrallâhi bi efvâhihim ve ye'ballâhu illâ en yutimme nûrahu ve lev kerihel kâfirûn(kâfirûne).
(Onlar) ağızları ile Allah'ın nurunu söndürmeyi istiyorlar. Ve Allah, kâfirler kerih görseler bile nurunu tamamlamaktan başka bir şey istemez.

9/TEVBE-33: Huvellezî ersele resûlehu bil hudâ ve dînil hakkı li yuzhirahu alâd dîni kullihî ve lev kerihel muşrikûn(muşrikûne).
Resûl'ünü müşrikler kerih görseler de, hidayetle ve hak dîn ile (bu dîni) bütün dînler üzerine izhar etmesi (hak dîn olduğunu ispat etmesi) için gönderen O'dur.

“Bunlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmeyi istiyorlar Allah da mutlaka nurunu tamamlayacaktır.” diyor. Nurunu tamamlamak üzere Tevbe Suresinin 33. âyet-i kerimesinde resûlünü hidayetle gönderen O’dur. İşte içinde bulunduğumuz Hidayet Çağı’nda Mehdi Resûl’ü hidayetle gönderen O Allah’tır ki, hak dînle ve dînin bütün özelliklerini (İslâm’ın 7 safhasını ve 4 teslimini) izah etmek üzere…

Şu anda dîn adamlarının bütün dîni üniversitelerin insanlara öğrettiği İslâm’ın 5 şartı bundan başka değildir. Ama hiç kimsenin de İslâm’ın 5 şartıyla kurtuluşa ulaşması mümkün değildir. Allah’ın hidayetle gönderdiği Mehdi (A.S), Allah’ın öğretisiyle Kur’ân’daki İslâm’ın 7 safha ve 4 teslimden oluştuğunu buyurmaktadır.

  1. (birinci) safha Allah’a ulaşmayı dilemek,
  2. (ikinci) safha mürşide tâbî olmak,
  3. (üçüncü) safha ruhu Allah’a teslim etmek,
  4. (dördüncü) safha fizik vücudu Allah’a teslim etmek,
  5. (beşinci) safha nefsi Allah’a teslim etmek,
  6. (altıncı) safha irşada ulaşmak,
  7. (yedinci) safha iradeyi Allah’a teslim etmektir.
Bunların hepsini âyet-i kerimelerle Efendi Hazretleri ispat etmektedir. Öyleyse her halükârda, her devirde Allahû Tealâ’nın seçtiği Devrin İmamı vardır. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz, Hatem’ül Enbiya olduğuna göre kendisinden sonra nebî gelmeyecektir. Kendisinden sonra hidayete erdirmekle Allah’ın vazifeli kıldığı kişi, kavim resûllerinden seçilen ve vekâleten devrin imamı olarak atanan kişidir.

Velî resûller var mıdır?
Elbette velî resûller vardır. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz: “Benim ümmetimin velîleri beni İsrail’in nebîleri gibidir.” buyuruyor. Her devirde, her ümmette (kavme) resûlleri Allahû Tealâ gönderecektir.

İşte Yunus Suresinin 47. âyet-i kerimesi bunu ifade ediyor:

10/YÛNUS-47: Ve li kulli ummetin resûlun, feizâ câe resûluhum kudıye beynehum bil kıstı ve hum lâ yuzlamûn(yuzlamûne).
Her ümmetin bir resûlü vardır. Onlara, resûlleri geldiği zaman onların aralarında adaletle hükmolundu. Onlara zulmedilmez.

23/MU'MİNÛN-44: Summe erselnâ rusulenâ tetrâ, kullemâ câe ummeten resûluhâ kezzebûhu fe etbâ’nâ ba’dahum ba’dan ve cealnâhum ehâdîs(ehâdîse), fe bu’den li kavmin lâ yu’minûn(yu’minûne).
Sonra Biz, resûllerimizi ardarda (arası kesilmeksizin) gönderdik. Her ümmete resûlü geldiği zaman, her defasında onu yalanladılar. Biz de onları birbiri arkasından (helâk ettik). Ve onları efsane kıldık. Artık mü'min olmayan kavim (Allah'ın rahmetinden) uzak olsun.

Allahû Tealâ Zumer Suresinin 71. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki:

39/ZUMER-71: Vesîkallezîne keferû ilâ cehenneme zumerâ(zumeran), hattâ izâ câuhâ futihat ebvâbuhâ, ve kâle lehum hazenetuhâ e lem ye’tikum rusulun minkum yetlûne aleykum âyâti rabbikum ve yunzirûnekum likâe yevmikum hâzâ, kâlû belâ ve lâkin hakkat kelimetul azâbi alel kâfirîn(kâfirîne).
Kâfirler, zümre zümre cehenneme sürülürler. Oraya geldikleri zaman, onun (cehennemin) kapıları açılır. Ve onun (cehennemin) bekçileri onlara derler ki: “Size, sizden (sizin aranızdan) olan resûller gelmedi mi ki, size Rabbinizin âyetlerini okusun, bugüne (buraya) geleceğinizi (söyleyerek) uyarsın? (Cehenneme gidenler) dediler ki: “Evet (geldiler).” Fakat azap sözü kâfirlerin üzerine hak oldu.

Bir resûlün âyetleri okuyabilmesi için insanların içinde ve hayatta olması lâzımdır.
    “Bugüne geleceğinizi söyleyerek uyarmadılar mı?”
    Diyorlar ki “Evet, fakat azap sözü kâfirlerin üzerine hak oldu.”
Öyleyse hiçbir zaman parçası yoktur ki, o zaman dilimi içerisinde insanların bir kısmı cehenneme gitmesin. Hiçbir kavim, hiçbir topluluk yoktur ki onların içersinden insanlar cehenneme gitmesin. Cehenneme giden herkese şu sual soruluyor:
    - Sizi cehennemle uyaran resûllerimiz gelmedi mi? Onların hepsi:
    - Geldi, diyorlar.
Kendi yaşadıkları zaman dilimi içerisinde, kendi aralarında yaşayan ve Allah’ın âyetlerini açıklayan resûller geldiğini itiraf ediyorlar.

Allahû Tealâ bunu açıkça ifade ediyor. Bu resûllerin hiç birisi nebî resûl değildir.

Allahû Tealâ her kavme, kendi lisanı ile resûl gönderiyor:

14/İBRÂHÎM-4: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ bi lisâni kavmihî li yubeyyine lehum, fe yudillullâhu men yeşâu ve yehdî men yeşâu, ve huvel azîzul hakîm(hakîmu).
Hiçbir resûlümüz yoktur ki; Biz, onu kendi kavminin lisanıyla göndermiş olmayalım. Onlara (kendi lisanlarıyla) beyan etsin (açıklasın) diye. Öyleyse Allah, dilediğini (Allah'a ulaşmayı dilemeyenleri) dalâlette bırakır. Dilediğini (Allah'a ulaşmayı dileyenleri) hidayete erdirir. Ve O, Azîz'dir, Hikmet Sahibi'dir.

Allahû Tealâ resûl göndermedikçe kimseye azap etmeyeceğini bize ispat ediyor:

17/İSRÂ-15: Menihtedâ fe innemâ yehtedî li nefsihî, ve men dalle fe innemâ yadıllu aleyhâ, ve lâ teziru vâziratun vizra uhrâ, ve mâ kunnâ muazzibîne hattâ neb’ase resûlâ(resûlen).
Kim hidayete erdiyse, sadece kendi nefsi için (nefsini tezkiye ettiği için) hidayete erer. Öyleyse kim dalâlette ise sorumluluğu sadece kendi üzerinde olarak dalâlette kalır. Yük taşıyan (günahı yüklenen) bir kimse, bir başkasının yükünü (günahını) yüklenmez. Ve Biz, bir resûl göndermedikçe azap edici olmadık.

Her kavmin, ümmetin içerisinde Allahû Tealâ resûller beas ediyor:

16/NAHL-36: Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâletu, fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).
Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah'a ulaşmayı dileyerek) Allah'a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını, (Resûlün daveti üzerine Allah'a ulaşmayı dileyenleri) Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).

Ümmet kavramı, sözlük anlamı itibariyle millet anlamına da kavim anlamına da gelir.

Öyleyse gördüğünüz gibi Allahû Tealâ mevcut olan kavim resûllerinden, velî resûllerinden bir tanesini Al-i İmran-179’a göre MEHDİ olarak seçiyor. Seçilen bu kişinin, vekâleten Devrin İmamı olduğunu Allahû Tealâ’nın kendisine gaybı bildirmesinden anlıyoruz:

72/CİNN-26: Âlimul gaybi fe lâ yuzhiru alâ gaybihî ehadâ(ehaden).
O (Allah), gaybı bilendir. Fakat O, gaybını hiç kimseye izhar etmez (açıklamaz).

72/CİNN-27: İllâ menirtedâ min resûlin fe innehu yesluku min beyni yedeyhi ve min halfihî rasadâ(rasaden).
Resûllerden razı oldukları (tasarruf rızasına ulaşmış olanları) hariç! O taktirde, muhakkak ki O (Allah), onların önünden ve arkasından gözetenler sevkeder ki,

Gelelim “İMAM” kelimesine:

Efendi Hazretleri, Devrin İmamı’dır. Adem AS ’dan sonra kıyâmete kadar kavimlerin hepsinde, her devirde bulunan velî resûllerden bir tanesini Allahû Tealâ vekâleten Devrin İmamı olarak seçer. Peygamber Efendimiz (S.A.V), Son Nebî İmam’dır.

Allahû Tealâ, Enbiya Suresinin 73. âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:

21/ENBİYÂ-73: Ve cealnâhum eimmeten yehdûne bi emrinâ ve evhaynâ ileyhim fi’lel hayrâti ve ikâmes salâti ve îtâez zekâh(zekâti), ve kânû lenâ âbidîn(âbidîne).
Ve onları, emrimizle hidayete erdiren (ölmeden önce ruhları Allah'a ulaştıran) imamlar kıldık. Ve onlara, hayırlar işlemeyi, namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Ve onlar, Bize kul oldular.

Nebîlerin hepsini Allahû Tealâ imam tayin eder. Nebîler asaleten devrin imamıdır. Ama nebîlerin arasında fetret dönemi vardır. Nebîlerin olmadığı dönemlerde kavim resûllerinin arasından Allahû Tealâ’nın seçtiği kişiler devrin imamıdır. Secde-24 ile Enbiya-73 arasındaki fark; Enbiya-73’te hepsini ama Secde-24’te ise onlardan bir kısmını anlatmasıdır. Öyleyse Secde-24’te seçilen imam, Al-i İmran-179’a göre seçilen imamdır:

32/SECDE-24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).
Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.

3/ÂLİ İMRÂN-179: Mâ kânallâhu li yezerel mu’minîne alâ mâ entum aleyhi hattâ yemîzel habîse minet tayyib(tayyibi), ve mâ kânallâhu li yutliakum alâl gaybi ve lâkinnallâhe yectebî min rusulihî men yeşâu fe âminû billâhi ve rusulihî, ve in tu’minû ve tettekû fe lekum ecrun azîm(azîmun).
Allah, habis olanı (kötüyü), temiz olandan (mü'min olanı, mü'min gözükenden) ayırıncaya kadar mü'minleri, sizin bulunduğunuz hâl üzere (mü'min olanla mü'min gözükenin bir arada olduğu bir durumda) terk edecek değildir. Ve Allah sizi gayba muttali edecek (gaybı bildirecek) değildir. Ve lâkin Allah, resûllerinden dilediği kimseyi seçer (gaybı o resûlüne bildirir). O halde, Allah'a ve O'nun resûllerine îmân edin. Ve eğer âmenû olur ve takva sahibi olursanız, o zaman sizin için "Büyük Ecir" vardır.

Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in aynı zamanda Mehdi (A.S)’ın geleceğini bize müjdelediğini ifade etmiştim. Gerçekten Allahû Tealâ’nın Duhan Suresinin 10., 11., 12. ve 13. âyet-i kerimelerinde emrettiği olay, 1996 yılında Kanal 6’da Efendi Hazretleri’nin Yaşar Nuri Öztürk’le karşı karşıya gelmesi ve programda Yaşar Nuri Öztürk, sunucu Hulki Cevizoğlu ile telefonla katılan Hüseyin Hatemi ve Prof. Ayhan Songar'dan oluşan bu dörtlü çetenin Efendi Hazretleri’ne karşı çıkmasıyla gerçekleşti:

44/DUHÂN-10: Fertekib yevme te’tîs semâu bi duhânin mubîn(mubînin).
Artık göğün, apaçık duman (fitne) getireceği günü gözle.

44/DUHÂN-11: Yagşân nâs(nâse), hâzâ azâbun elîm(elîmun).
(O fitne ki) insanları (insanların büyük kısmını) sarmıştır. İşte bu, elîm bir azaptır.

44/DUHÂN-12: Rabbenekşif annel azâbe innâ mû’minûn(mû’minûne).
Rabbimiz, azabı bizden kaldır. Muhakkak ki biz, mü'minleriz.

44/DUHÂN-13: Ennâ lehumuz zikrâ ve kad câehum resûlun mubîn(mubînun).
Onlara (herşeyi) açıklayan bir resûl gelmişti. (Buna rağmen resûlün söylediklerinden) ibret almadılar.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) kıyâmetin on büyük alâmetinden biri olarak duhan fitnesini sayar. O gün Allahû Tealâ emrediyor:

“Geleceğe dönüp bak her tarafı duhanın sardığı günlere dön bak.”

İnsanlar “Bu elîm bir azaptır.” diyorlar.

Neden elîm azaptır?
Çünkü insanlar Kur’ân’ı unutmuşlar, Allah’a ulaşmayı dilemeyi unutmuşlar ve Allah’ın ezelî, ebedî tek dîn olan hanif dîni, Arapça adıyla İslâm dîninde fırkalara ayrılmışlar, bunun doğal sonucu her tarafı azap sarmış. İnsanlar sadece Allah’a inanmaları sebebiyle “Yarabbi, biz mü’minleriz. Bizden bu azabı kaldır.” diyor ama Allahû Tealâ onların mü’min olmadığını şöyle ifade ediyor. “Size bir resûlümüz gelmişti, size Allah’a ulaşmayı dileyin, dilerseniz bu cennet müjdesidir, dilemediğiniz taktirde gideceğiniz yer cehennemdir.” diye söylemişti ama 1996 yılında Kanal 6’daki olayda siz ibret almadınız, Allah’a ulaşmayı dilemediniz, yüz çevirdiniz ve ona, şeytandan vahiy alıyor öğretilmiş, deli dediniz. Yani bunların gerçekte mü’min olmadığını Allahû Tealâ bizlere net bir ifade ile açıklıyor. EFENDİ HAZRETLERİ, HEM MEHDİ’DİR HEM DE KESİNLİKLE DEVRİN İMAMI’DIR. AYNI ZAMANDA ALLAH’IN DA HALİFESİ’DİR.

Her ne kadar gümüzde bazı insanlar halifeliği bir siyasî kurum olarak ifade etmişlerse de halife kavramı, dînî bir kavramdır.

Bakara Suresinin 30. âyet-i kerimesine beraberce bakalım:

2/BAKARA-30: Ve iz kâle rabbuke lil melâiketi innî câilun fîl ardı halîfeten, kâlû e tec’alu fîhâ men yufsidu fîhâ ve yesfikud dimâe, ve nahnu nusebbihu bi hamdike ve nukaddisu lek(leke), kâle innî a’lemu mâ lâ tâ’lemûn(tâ’lemûne).
Ve Rabbin meleklere: “Muhakkak ki Ben yeryüzünde bir halife kılacağım.” demişti. (Melekler de): “Orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Biz Seni, hamd ile tesbih ve seni takdis ediyoruz.” dediler. (Rabbin de): “Muhakkak ki ben, sizin bilmediklerinizi bilirim.” buyurdu.

İşte yeryüzünde Allah’ın seçtiği İlk Halife Âdem (A.S) İlk İnsan ve İlk Peygamber’dir. Ondan sonra Allahû Tealâ’nın nübüvvetle vazifeli kıldığı bütün nebî resûller aynı zamanda devirlerinin halifeleridirler. Onların bulunmadığı zaman dilimi içerisinde Allahû Tealâ’nın yeryüzünde vekâleten seçtiği Devrin İmamı, daima halifedir: Efendi Hazretleri içinde bulunduğumuz hidayet çağında Allah’ın yeryüzündeki halifesidir.

Efendi Hazretleri, söylediğimiz gibi Allahû Tealâ’nın Resûl’üdür. İnsanlara, insanların yazdığı kitaplardan dîn öğretenler nakil ilminin bir bölümü olan kelâm ilmi, bir başka deyimle akaid ilminin dizaynı içinde Kur’ân-ı Kerim’e aykırı birçok hükümler vazetmişler. Akaid diyor ki:
  1. Her resûl, nebîdir ama her nebî resûl değildir. (kökten yanlış)
  2. Her resûl, kendisine kitap verilen peygamberdir. (kökten yanlış)
  3. Her nebî, kendisine kitap verilmeyen peygamberdir. (kökten yanlış)
  4. Nebî olunmadan resûl olunmaz. (kökten yanlış)
İnsanlara öğretilen bu dört kaideden dördü de Kur’ân-ı Kerim’e aykırıdır. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz: “Bir gün benim hadîslerim tartışma konusu olacaktır. Tartışma konusu olduğu günlerde Kur’ân-ı Kerim’e bakınız. Kur’ân-ı Kerim’e aykırı bir hadîsim olamaz.” diyor.

Şimdi bunların doğrusu nedir, birlikte ayetler ığığında inceleyelim:

Birinci kaide: Her resûl, nebîdir ama her nebî resûl değildir. kuralı Kur’an’a aykırıdır.

Her nebî resûldür ama her resûl, nebî değildir. Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın nübüvvetle vazifeli kıldığı bütün peygamberler aynı zamanda Allah’ın resûlüdür. Allah’ın nübüvvetle vazifeli kıldığı halde resûl olmayan bir nebî asla Kur’ân-ı Kerim’de göremezsiniz. Öyleyse Allahû Tealâ bütün nebîlerin resûl olduğunu Kur’ân-ı Kerim’de açıklıyor.

Neml Suresinin 35. âyet-i kerimesinde açıklanan Belkıs’ın hediyelerle Hz. Süleyman (A.S)’a gönderdiği resûller, En’am Suresinin 61. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ tarafından görevli kılınan ölüm melekleri, Zuhruf Suresinin 80. âyet-i kerimesinde resul olan kiramen kâtibin melekleri, En’am Suresinin 130. âyet-i kerimesindeki cin ve insan resûllerin hiç birisi nebi değildir. Öyleyse Akaidin her resul nebidir kuralı doğru değildir.

Ve Nebîlerin Sonuncusu Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz, aynı zamanda Allah’ın Resûl’üdür. Ahzab Suresinin 40. âyet-i kerimesinde bu zaten ifade ediliyor:

33/AHZÂB-40: Mâ kâne muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum, ve lâkin resûlallâhi ve hâtemen nebiyyin(nebiyyine), ve kânallâhu bi kulli şey’in alîmâ(alîmen).
Muhammed (A.S), sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası olmamıştır (değildir). Fakat Allah'ın Resûl'ü ve Nebîler'in (Peygamberler'in) Hatemi'dir (Sonuncusu). Allah, herşeyi en iyi bilendir.

Allahû Tealâ velâyet, risalet, imamet ve nübüvvet dörtlüsünü hiyerarşik bir sistem içerisinde âyetlerde böyle vazetmiştir. En üst noktada nübüvvet kurumu vardır. Altında imamet vardır. Onun Altında risalet vardır. Ve irşatla Allahın vazifeli kıldıkların en altında velâyet vardır. Dizaynı Allahû Tealâ âyetlerde böyle kurmuştur. İnsanla Allah arasında Allah’ın vazettiği 28 basamaklık İslâm merdiveninin son 28. basamağı 7 mertebeden oluşur. Bu 7 mertebenin beşincisi velî mürşidler, altıncısı kavim resûlleri ve yedincisi asaleten seçilen, devrin imamı olan nebî resûller veya onların olmadığı dönemde vekâleten seçilen devrin imamı velî resûllerdir.

İkinci kaide: Her resûl, kendisine kitap verilen peygamberdir kuralı kur’an’a aykırıdır.

Kur’ân-ı Kerim’de ulak resûller, elçi resûller var. Yusuf Suresinin 50. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ bu resûle kitap verdiğini söylemiyor. Kaldı ki bu resûl, hidayetle ve risaletle asla vazifeli değildir:

12/YÛSUF-50: Ve kâlel meliku’tûnî bihî, fe lemmâ câehur resûlu kâlerci’ ilâ rabbike fes’elhu mâ bâlun nisvetillâtî katta’ne eydiyehunn(eydiyehunne), inne rabbî bi keydihinne alîm(alîmun).
Ve Melik: “Onu bana getirin.” dedi. Böylece ona, resûl (ulak, haberci) geldiği zaman Yusuf (A.S): “Efendine dön ve ellerini kesen kadınların hali (durumu) nedir, ona sor.” dedi. Muhakkak ki; Rabbim onların hilelerini en iyi bilendir.

27/NEML-35: Ve innî mursiletun ileyhim bi hediyyetin fe nâzıratun bime yerciul murselûn(murselûne).
Ve muhakkak ki ben onlara hediye ile resûller göndereceğim. Böylece bakalım resûller (elçiler) ne ile dönecekler?

Neml Suresinin 35. âyet-i kerimesinde açıklanan hediyelerle Belkıs’ın Hz Süleyman (A.S)’a gönderdiği resûllerdir.

En’am Suresinin 61. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ tarafından görevli kılınan ölüm melekleri, Zuhruf Suresinin 80. âyet-i kerimesindeki kiramen kâtibin melekleri de Allah’ın resuleridir.Fakat bu resuller de hidayetle vazifeli resul değildirler. Kur’an-ı Kerim’de bu resullere kitap verildiğine dair bir işaret yok.

En’am Suresinin 130. âyet-i kerimesindeki cin ve insan resûller, Hac Suresinin 75. âyet-i kerimesindeki resûller, kitap sahibi resûller değillerdir.

Allahû Tealâ’nın şeriat kitabı verdiği resûller, sadece nebî resûllerdir. Bakara Suresinin 213. âyet-i kerimesinde zaten bunu Allahû Tealâ açıklıyor:

2/BAKARA-213: Kânen nâsu ummeten vâhıdeten fe beasallâhun nebiyyîne mubeşşirîne ve munzirîne, ve enzele meahumul kitâbe bil hakkı li yahkume beynen nâsi fî mâhtelefû fîhi, ve mâhtelefe fîhi illâllezîne ûtûhu min ba’di mâ câethumul beyyinâtu bagyen beynehum, fe hedâllâhullezîne âmenû li mâhtelefû fîhi minel hakkı bi iznihî, vallâhu yehdî men yeşâu ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).
İnsanlar bir tek ümmetti. Sonra Allah, müjdeleyici ve uyarıcı peygamberler beas etti (gönderdi). Ve onlarla birlikte, insanların aralarında, ayrılığa düştükleri şey hakkında hüküm vermeleri için hak ile kitap indirdi. Kendilerine (apaçık) beyyineler (belgeler) geldikten sonra kendi aralarındaki çekememezlik (ve haset yüzünden) onun hakkında ayrılığa düşenler, kendilerine (kitap) verilenlerden başkası değildir . Bu sebeple âmenû olan (Allah'a ulaşmayı dileyen) o kimselerin, haktan yana ayrılığa düştükleri şeyi (hidayeti) açıklamaları için Allah, Kendi izniyle onları hidayete erdirdi. Ve Allah, dilediği kimseyi Sıratı Mustakîm'e ulaştırır.

Öyleyse her resûl kendisine kitap verilen peygamberdir, akaidin sözü bu âyetlere tamamen aykırıdır, ters düşmektedir, doğru değildir.

Üçüncü kaide her nebî kendisine kitap verilmeyen peygamberdir. Bu da %100 Kur’ân-ı Kerim’e aykırıdır. Sadece bir tek âyet-i kerimeyi söylememiz yeterlidir. Al-i İmran Suresinin 81. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ sadece nebîlere kitap ve hikmet verdiğini açıkça ifade ediyor:

3/ÂLİ İMRÂN-81: Ve iz ehazallâhu mîsâkan nebiyyîne lemâ âteytukum min kitâbin ve hikmetin summe câekum resûlun musaddikun limâ meakum le tu’minunne bihî ve le tansurunnehu, kâle e akrartum ve ehaztum alâ zâlikum ısrî, kâlû akrarnâ, kâle feşhedû ve ene meakum mineş şâhidîn(şâhidîne).
Ve Allah, nebilerden, "Size kitap ve hikmet verdim. Sonra size, beraberinizde olanı (Allah'ın size verdiği kitapları) tasdik eden bir Resûl geldiği zaman, ona mutlaka îmân edeceksiniz ve ona mutlaka yardım edeceksiniz" diye misak aldığı zaman, "İkrar ettiniz mi (kabul ettiniz mi?) ve bu ağır (ahdimi) üzerinize aldınız mı?" diye buyurdu. (Onlar da): "İkrar ettik (kabul ettik)" dediler. (Allahû Teâlâ): "Öyleyse şahit olun ve Ben sizinle beraber şahitlerdenim." buyurdu.

Ve dördüncü kaide nebî olmadan resûl olunmaz, sözü tamamen Kur’ân-ı Kerim’e aykırıdır.

Duhan Suresindeki gönderilen Efendi Hazretleri Mehdi Resûl nebî değildir. Çünkü Son Nebî, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’dir. (Ahzab-40)

Furkan Suresinin 27, 28, 29 ve 30. âyet-i kerimelerindeki sözü geçen resûl de Mehdi (A.S)’dır:

25/FURKÂN-27: Ve yevme yeadduz zâlimu alâ yedeyhi yekûlu yâ leytenîttehaztu mear resûli sebîlâ(sebîlen).
Ve o gün, zalim ellerini ısırır: “Keşke resûlle beraber (Allah'a giden) bir yol ittihaz etseydim.” der.

25/FURKÂN-28: Yâ veyletâ leytenî lem ettehız fulânen halîlâ(halîlen).
Yazıklar olsun, keşke ben filanı (o kişiyi) dost edinmeseydim.

25/FURKÂN-29: Lekad edallenî aniz zikri ba’de iz câenî, ve kâneş şeytânu lil insâni hazûlâ(hazûlen).
Andolsun ki; bana zikir (Kur'ân'daki ilim) geldikten sonra beni zikirden saptırdı ve şeytan, insana yardımı engelleyendir.

25/FURKÂN-30: Ve kâler resûlu yâ rabbi inne kavmîttehazû hâzel kur’âne mehcûrâ(mehcûran).
Ve resûl: “Ey Rabbim! Muhakkak ki benim kavmim, bu Kur'ân'dan ayrıldı (Kur'ân'ı terketti).” dedi.

Efendi Hazretleri, Mehdi (A.S)’dır. Allahû Tealâ’nın HİDAYETLE vazifeli kıldığı Resûl’üdür. Al-i İmran-81, Tevbe-32, 33, Duhan-10, 11, 12, 13, 14. Furkan-27, 28, 29, 30 ve Fetih-28’de bizzat Allahû Tealâ, Mehdi Resûl’ü açıklıyor.

Hidayet Çağı’nın Önderi, Devrin İmamı Mehdi Resûl yukarda açıklanan kur’an ayetlerinde zikredildiği için Mehdi Resûl’e îmân, îmânın şartlarındandır.

Mehdi Resûl Kur’ân-ı Kerim ayetleriyle sabitir. Allah’ın Kitab’ına îmân eden herkesin MEHDİ RESÛL’E îmân etmesi gerekir. Mehdi as îmân etmeyeceğim, diyenler gerçekte Mehdi as açıklayan Kur’an ayetlerine iman etmeyenlerdir. Kur’ân-ı Kerim’deki bir âyet-i kerimeye îmân etmemek, dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dilememek insanı dalâlette bırakır. Demek ki bu ispat vasıtalarından kesinlikle şunu anlıyoruz ki: Efendi Hazretleri, Mehdi (A.S)’dır!

Efendi Hazretleri, Allah tarafından seçilen vekâleten Devrin İmamı’dır. Allah’ın seçtiği Hidayetçi, Allah’ın seçtiği İmam, Allah’ın seçtiği Halife, Allah’ın seçtiği Resûl’dür ama asla bir peygamber (nebi) değildir.

e-bülten üyeliği
Kuran-ı Kerim Tefsiri

Kur'an-ı Kerim Lafzı ve Ruhu isimli İmam İskender Ali MİHR tefsirini bilgisayarınıza download etmek için burayı tıklayınız. 
Kuran-ı Kerim Tefsiri

Hidayet bugünkü din adamları tarafından nasıl gizlenmiş ve saptırılmıştır? İmam İskender Ali Mihr'in 19 cilt, 8.515 sayfalık kelime kelime açıklamalı Kur'an tefsirinde Kur'an hakikatlerini lafzı ve ruhuyla öğrenebilirsiniz. 
Son Kitabı
Kur'an'daki İslam Tasavvuf ve Mutluluk